25 Tem 2017

Polonya’dan Komik Hikayeler

Erasmus’tan Komik Hikayeler-1

Türk- Latin Savaşları

Erasmus’un ilk günleriydi. Yavaş yavaş diğer gruplarla kaynaşma çabasındaydık. İlk tanışmalarımız pek iyi olmadı. Türk’üz deyince direk olarak yüzlerindeki negatif enerjiyi alıyorduk. Bu biraz bizim moralimizi bozdu ama pes etmedik. Israrla kendimizi onlara tanıtmaya niyetliydik ve sonunda başardık. Biz Türkleri tanıdıkça, çok sevdiler ve bir farkımız olmadığını anladılar. Dilimiz, dinimiz, ırkımız farklıydı ama en nihayetinde insandık. Onlara bunu gösterdik. Önyargılarını kırdık ve çok iyi dostluklar edindik. Bugün sizlere anlatacağım hikâyemde Polonya’daki ilk zamanlarımda ilginç bir şekilde tanıştığım ve sonradan çok iyi birer dost olduğumuz İspanyol arkadaş ile aramızdaki çekişmeden bahsedeceğim.

 

İlk Erasmus toplantımızdı. Ben sırayla herkesle tanışmaya başladım. Yaklaşık elli kişilik bir gruptuk ve beş Türk dışında gurubun çoğunluğu İtalyan ve İspanyollardan oluşmaktaydı. İtalyanlarla futbol muhabbeti yaparak, araya Fatih Terim ve Fiorentina’yı katarak, birazda Hakan Şükür’den mevzu bahis açarak muhabbeti koyulaştırdım. İspanyollara gelince değişik tiplerle karşılaştım. Bazıları sıcakkanlı, bazıları suratıma dahi bakmayan, bazıları hiç konuşmayan tiplerdi. İşte Nacho ile orada tanıştım. Daha doğrusu tanışamadım. Elimi uzattım ama garip bir surat ifadesiyle tavır yapa yapa elini uzattı. “Hello” dedim cevap bile vermedi. “Antilop musun oğlum sen?” dedim. Yanımdaki arkadaşlar gülmeye başladı. Nasılsa Türkçe anlamıyorlar ya, kendi çapımızda bizde onlarla eğleniyorduk aslında. Nacho anlamadı ve suratını buruşturdu. Ben de selamı bile doğru düzgün almayan bu adamla pek muhatap olmadan geçtim. Ama içimde ukde kaldı. Ne yapıp edip bu garip davranışına onu pişman etmek için içimde büyük bir intikam ateşi büyümeye başladı. Adamı gözlemeye başladım.  Partilerde, Erasmus organizasyonlarında, gezilerde hep bir ters hareketini yakalamaya çalışıyordum. Adını da Latin dizilerindeki hizmetçilerden esinlenerek Lorenzo Sanchez koymuştum.

Adam gecelerde fena boy gösteriyordu. Üst başı üst kalitede almış başını gidiyor, yakışıklı mı yakışıklı manken gibi çocuk. Etrafında kızlar eksik olmuyor. Her gece başka bir kızla partiye geliyor. Parası da bol, duruşu desen tam bir centilmen… Birde kendi tipime bakıyorum. Yok, arkadaş bu herifle bu kulvarda çatışamam. Adama karşı hiçbir şansım yok. Neyse biraz daha zaman geçsin dedim. Biraz daha çevreyi tanıyalım.

Erasmus grubu ile iyice kaynaştık. Hepimiz cidden kardeş gibi olduk. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmemeye başladı. Bu süreçte Nacho daha doğrusu benim verdiğim isme göre Lorenzo Sanchez ile de arkadaşlığımız ilerledi. Adam Madrid’li. Futbol fanatiği, zaten İspanya Avrupa Şampiyonu olmuş, yani hiçbir yerden adama çakamıyorum. Oturuşu, konuşmaları gösteriyor ki, iyi ve kültürlü bir aileden geliyor. Para kısmından ise daha önce bahsetmiştim. Burnu havada, en iyisi benim demiyor ama öyle takılıyor. Kendini beğenmiş. Rekabetçi bir yapısı var. Yenilgi kitabında yok. Madrid dünyanın en güzel şehri diyor baka bir şey demiyor.

Nacho siyasi görüş olarak Kralcı ve Ulus-Devletçi. Katalonya’nın bölünmesi mevzusu gelince baktım çılgına dönüyor. Ulan dedim şimdi yakaladım. Ben seni siyasi tarihi perspektifte ters köşe yapıp, avlayacağım. Bana ilk gün yaptığın o artistliğin hesabını soracağım. O günü sabırsızlıkla beklemeye başladım. Nihayet beklediğim gün büyük bir Erasmus organizasyonuyla geldi.

Konu yine Madrid’in güzelliğinden falan açıldı. Adam gurur abidesi. Arkadaş Madrid’i görmesek inanıcaz. Buna bir dur demek lazımdı. Lorenzo Sanchez dedim. Ortamda öyle biri yoktu. Kimse üstüne alınmadı. “Sen la sen” dedim Nacho’yu göstererek. “Lan oğlum sizin Madrid güzel olsa bizim dedeler yani Osmanlı orayı çoktan almıştı. Seninde kanında Türk kanı dolaşıyordu koçum benim” dedim. Adam diyecek bir şey bulamadı. Herkes gülmeye başlayınca bende aldım gazı Osmanlıdan yürüdüm. Otoman aşağı Otoman yukarı… “Lan olm bizim Barbaros Hayrettin Paşa’ya bile korkudan siz isim vermişsiniz. Sen daha iyi bilirsin Barba=Sakal, Rosa=Kızıl demek. Herifte yine tık yok. Bütün gece Nacho’yu darma duman ettim. Yanımızda tarih ve uluslararası ilişkiler okuyanlarda vardı. Dediklerim doğru olduğu için kimse tek ses edemiyordu ve Nacho battıkça battı. Tabi bunları karşılıklı şakalaşma biçiminde yaptığım için sürekli gülüşmeler oluyordu ve herkes benim tarafımı tutmaya başladı. Çiçek Abbas’taki atışma gibiydi. Şah mat yaptım ve ilk günün öcünü alıverdim.

Çocuğu fena dağıtmıştım. Ama ondan bir cevap bekliyordum. İlk silahı farkında olmadan o çekmişti ama ilk kanı herkesin içinde ben dökmüştüm. Elimde siyasi tarihi birikimim ile tavan yapmış milliyetçiliğim ve Türk Lokumu ile Türk Hamamından başka kullanabileceğim kozlarım yoktu. O da bunu anlamıştı. Şimdi o pusuya yatmıştı.

Ocak ayının sonlarıydı. Hava eksi otuzu görmüştü. Yerleşkede bulunan göl çoktan donmuştu. Dışarıda on dakikadan fazla gezinmek imkânsızdı. Ben de o soğuklarda hasta oldum. Odamda salya sümük yatıyordum, ateşim otuz dokuz derece. Şerefsiz Nacho bunu fırsat bilip bütün grubu buz tutmuş göle girmek için organize etmiş. Bize geldi.

 

—Biz saat dörtte göle girmeye karar verdik. İtalyanların ve İspanyolların hepsi buz tutmuş göle girecek. Ben de tereddütler içinde en son size geldim. Muhtemelen gelmezsiniz ama yine de bir sorayım dedim.

—Ne geleceğim lan, görmüyor musun? Yatalak hastayım, ayağa kalkacak halim yok. Manyak mısınız oğlum? Bu soğukta buz tutmuş göle mi girilir? Allah akıl fikir versin

—Ben de sizin gelmeyeceğinizi tahmin ettim zaten ama yine de nezaketen sorayım. Tamam siz bilirsiniz ama bundan sonra Osmanlı torunuyum diye ortalıkta gezme, hepiniz boşsunuz, dedi.

 

O an ayaklandım. “Geleceğim ulan, geleceğim. Otuz dokuz derece ateşle o eksi otuz derecelik göle gireceğim. Sana Osmanlı torunu nasıl olur göstereceğim.” Dedim. Nacho çoktan gitmişti. Söylediklerimi duymadı bile. Otuz dokuz derece ateşle o göle giremeyeceğimi biliyordu.

Saat dörtten on dakika önce deniz şortumu giyip üzerime sadece battaniyemi aldım ve göl kenarına gittim. Daha soyunmamışlardı bile. Nacho’ya döndüm. “Ulan göle ilk önce girmezsem Madrid’li olayım, bu benim için dünyanın en kötü duygusu olur. biz Anadolu çocuğuyuz oğlum, Kafkas Kartalıyız” dedim. Kafkas kartalı ve Anadolu çocuğu kısımlarını pek anlamadılar doğal olarak. Üzerimden battaniyeyi attım ve göle koşmaya başladım. Herkes şoktaydı. Buzların kırılmış bölümünden koştum koştum ve eksi otuz derecelik göle atlayıverdim. Bir gaz uğruna neler yaptık yarabbim. Nacho mümkün değil yenilgiyi kabul etmez, bende öyleydim. O gün o hasta halimle buz tutmuş göle girdim ve Nacho’yu alt ettim.

Bundan sonra Nacho ile her muhabbetimiz bir atışmaya ve iddiaya dönüşmeye başladı. Futbol ve basketbol muhabbetlerine girmemeye özellikle özen gösteriyordum çünkü adamlar son şampiyonlardı. Fakat iki de bir konuyu oraya getiriyordu. Ben de “madem bu kadar iyisiniz kurun takımınızı, isterseniz İtalyan ve İspanyollar birleşin Latin karması yapın, çıkın karşımıza” dedim. En az on tane yemeğine maç yaptık ve hepsinde tokatladık.

Bir gün nasıl olduysa deodorant ile birbirimizi yakıp yakamayacağımız konusunda iddiaya girdik. Şimdiki aklım olsa mümkün değil bulaşmam ama o gün nasıl olduysa kendimi o çılgın iddianın ortasında buluverdim. Önce o beni yakacaktı. Kolumu uzattım. Deodorantı sıktı ve çıkan içeriğe çakmak tutunca o deodorant bir ejderhaya dönüştü. Sol kolum ağda yapılmış hale döndü, biraz daha kolum yanmadı değil. Etrafımızda itfaiye timleri olarak görevlendirdiğimiz arkadaşlarımız hemen üzerime suyu boşaltmışlardı. Nacho’da kolunu bana yaktırdı. Sıra tekrar bana gelmişti. Alkışlar arasında göğsümü açtım ve “yak ulan” dedim. hiç acımadı şerefsiz, yakıverdi. Göğsümde ağda yapılmış bir şekilde pürüzsüz bir hal aldı. Sıra Nacho’ya geçmişti. İndirdi donunu döndü poposunu yak ulan dedi. Abi ben böyle bir meydan okuyamazdım. Herifi çok tokatladım ama böyle ciddi ateşli bir iddiada poposunu yakmam için açabileceğini tahmin bile edemezdim. Ben fırsatı kaçırmadım. Kaybettim bari hasar bırakayım dedim. Deodoranta bastım, çakmağı da ateşledim. Ejderha Nacho’nun popoyu üstüne oturulamayacak hale getirdi. Nacho bu sefer kazanmıştı. Rakibimi alkışlayıp, kenara çekilip, ağda yapılmış göğsüme ve sol koluma baka baka yenilgiyi hazmettim.

 

Nacho ile sınırları zorlamıştık. Uzun bir süre iddialaşmadık. İş sıkıntılı sonuçlar doğurmaya başlamıştı. Ve en son iddianın hastanede biteceğini tahmin edemezdik. O gece Nacho bana tekila ısmarladı ve ben pek içki içmediğimden onun hatırı için bir iki bardak dışında pek bir şey almadım. O ise tekilanın yüzde doksan dokuzunu bitirdi. Deli gibi sarhoş oldu. Partiye gittik. Partide bu yine sarmaya başladı. Striptiz direğinde striptiz yapamazsın, çünkü sen Osmanlı torunusun vb. gazlamalarla beni tahrik etmeye başladı. Daha önce dediğim gibi iddialarımız kanlı bir hal almıştı. Kimse geri adım atmıyordu. Bak dedim yaparım, striptiz direğinde dans ederim, gereğini yapar bir yere kadar da soyunurum ama sen ne yapacaksın dedim. Düşündü. Bende merdivenlere çıkıp striptiz yapacağım ve oradan dans pistine atlayacağım dedi. Tamam, ulan dedim ama aklımdan daha önce söylediğim Kafkas kartalı ve Osmanlı torunu gibi söylemlerim geçti. Ulan nereden nereye geldik arkadaş, ne yapıyoruz diye kendime sormak istedim ama sormadım. Çünkü bu sorular beni davamdan vazgeçirebilirdi. Bütün egolarımdan sıyrıldım ve çıktım direğe başladım dans etmeye. Zaten bütün disko beni izlemeye başladı. “Take of clothes” tezahüratları bana eşlik ediyordu. Önce tişörtümü sonrada pantolonumu çıkardım. Üzerimde bir tek iç çamaşırım vardı. Bir tek o an utandım. Nacho güle güle izliyordu. İçimden senide göreceğiz diye geçirdim. Bazı çakallar vardır sen yaptıktan sonra yapmaz. Allah’tan nacho öyle değildi. Beni izledi, sırasını bekledi ve merdivenlere çıktı. Başladı dans etmeye. Merdivenleri öyle bir kullanıyor ki, kızlar şaştı kaldı. Kafa zaten bir milyon adam dansta çığır açtı. Beş dakikanın ardından soyundu ve merdivenlerden dans pistine atladı. O atlayış onun benim karşımdaki son iddiasıydı. O atlamadan sonra Nacho bileğini kırdı ve iç çamaşırıyla dans pistinin ortasında kıvranmaya başladı. Ben gülmekten yarılmaya başladım. Adam dans pistinin ortasına atladı ve donuyla yerde kıvranmaya başladı. böyle bir senaryoyu kırk yıl düşünsem aklıma getiremezdim. Gül Allah gül. Krizlere girdim. En sonunda baktım adam cidden acı çekiyo, kalkacak hali yok. Diskonun güvenlik görevlilerinden birine ambulansı arattım. O gelinceye kadar Nacho’nun ayağını havaya diktik ve altına bir sandalye koyarak beklemeye başladık. Ayağını hareket ettirmememiz gerektiği için üstünü başını da giyemedi. İç çamaşırıyla öylece kala kaldı. Ayağının acısıyla sarhoşluğu da gitmişti. Ben hala ona bakıp bakıp gülüyordum. Neyse ambulans geldi. Refakatçisi olarak yanına bindim. İki de bir bana lütfen bu olaydan kimsenin haberi olmasın diye yalvarıyordu. Dur bir iyileş sonra onu hallederiz, şimdi önemli olan senin sağlığın falan deyip geçiştirmeye çalışsamda adam gururuna yediremiyor ve ısrarla bana söz verdirmeye çalışıyordu.

—En büyük kim lan?

—En büyük Otoman

—En büyük kim lan?

—Grande Turco, Grande Turco (Büyük Türk, Büyük Türk!)

—Bir daha bir Türk ile yarışa girecek misin?

—Kesinlikle bu son.

—Bunları da duydum ya, hesabın benimle artık kapandı. Bir de yarın bu olanları herkese anlatayım sen gör o zaman dedim ve tekrar gülmeye başladım. Nacho hayatının en büyük kazığını yemişti benden.

 

Erasmus yıllarından sonra tekrar hem ispanya’da hemde Türkiye’de tekrar görüştük. Bu yaşadıklarımızı anlatıp anlatıp güldük O beni Madrid’te evinde ailesiyle ağırladı, ben de onu Çanakkale’de evimde ağırladım. Dostluğumuz bütün çılgın ve acımasız iddialara karşılık çok iyiydi. Hala da görüşmeye devam ediyoruz. O gün bugündür benimle en ufak bir şeyde bile üstün gelmeye çalışmıyor. Çünkü ailesine anlatmadım, anlatırsam yanar. Ayağını futbolda kırdığını söylemişJ

 

Yorum yapın

Yorum

Bir Cevap Yazın